Uzaklarda Birini Sevmek

Yolda yürürken arkandan gelen gölgenin o olamayacağını bilmek, 
Hava güzelken, herkes sokaktayken evde oturmak istemek,
Ona benzeyen birini görsen de o olamayacağını bildiğin için heyecanlanmamak,
Kalabalıkğın içinde yalnız olmayı iki kişiyken yaşamak,
Gözlerini ayırmadan gözlerine bakamamak,
İki elinin de montunun cebinde olması,
Kulağına sevdiği şarkıyı fısıldayamamak,
Her gece rüyamda görürüm diye uyumak istemek,
Geçmeyen saatleri saymak,
Uçak sesi duyduğunda nefes almamak,
Bilgisayarın ekranına dokunarak sevmeyi öğrenmek,
Yağmurda beraber ıslanamamak,
En önemlisi de doya doya sarılamamak...

Uzaklarda birini sevmek hep hüzün hali.
Gözünün yolda olması, 
Aklının ve kalbinin onda kalması.




2013 ve Çok Daha Fazlası





Biten bir yılın ardından olanları değilde olmayanları hatırlarım hep. Her sene bir öncekinden daha güzel olacağı inancımı hiç kaybetmem. 
Bilirim ki, her gün güzeldir. Ama bazı günler çok güzeldir. 


2013'te,


Daha çok kızgın kumlardan serin sulara atlamak,
Daha çok çimlere uzanıp bulutları seyretmek,
Daha çok mis kokulu bebek sevmek,
Daha çok köpüklü kahve içmek,
Daha çok öpmek,
Daha çok yorulmamış taklidi yaparak topuklu ayakkabı giymek,
Daha çok kulaklarım duymayana kadar müzik dinlemek,
Daha çok gülen yüzlü güneşi görmek,
Daha çok ayaklarımı uzatıp film izlemek,
Daha çok seni dinlemek, daha az konuşmak,
Daha çok yorulana yürümek,
Daha çok çok çok çok sevilmek,
Daha çok kitap okuyarak uykuya dalmak,
Daha çok kalori hesabı yapa yapa pasta yemek,
Daha çok silip silip yazı yazmak,
Daha çok "bi' dk dur" diyerek fotoğraf çekmek,
Daha çok renk ayırt etmeden bir demet çiçek almak,
Daha çok gülümseyerek uyandığım rüya görmek, 
Daha çok yorulmak nedir bilmeden dans etmek,
Daha çok karnım ağrıyana kadar gülmek,
Daha çok bilmeden birilerine umut olmak, 
Daha çok burnumu tutarak sualtında nefes almak,
Daha çok saçımın bozulması pahasına yağmurda ıslanmak,
Daha çok sıkı sıkı sarılmak, daha az özlemek...



Ve çok daha fazlası,
2013'te benim olsun.
Bizim olsun.



Not: Noel Baba'yı hep sevmişimdir ;)

Ne Giydim | Siyahla Beyaz Ortak Olmuş

Bu değil, bu da değil, bu hiç değil diye dolabın başında olduğum bir sabah, amaç biraz da yeni aldığım kolyeyi takmak olunca ortaya bu kombin çıktı. İki renk kıyafetleri hep sevimli bulmuşumdur ama bu etek asil de duruyor. Üzerine ceket ya da hırka ile güzel bir gün geçirmek için ideal! ;)






Etek: Koton
Bluz: H&M
Hırka: Park Bravo
Ayakkabı: Kemal Tanca
Kolye: Koton



Bir Adım..

En çok kendimizi kandırıyoruz ve yine en çok kendimizi idare edemiyoruz. Yeri geliyor karşımızdakini olduğu gibi kabul ediyoruz da, kendimize tahammül edemiyoruz. 
Sevemiyoruz bir türlü içimizdeki bizi. Çoğu mutsuzluğun sebebiyse bundan kaynaklanıyor belki. Huzur bulamıyoruz, bulamadıkça hırçınlaşıyoruz, hırçınlaştıkça mutsuzlaşıyoruz.

Sonra git gide çoğalıyor yalnızlığımız. Ummadığımız kadar derinleşiyor yaralarımız. Kabuklarımızı kaldırmadıkça acımıyor canımız ama kendimizi sevmeyi öğrenmedikçe de geçmiyor yaralarımız.

Pinned Image

1 Yaşında Oldum!

Eveett bugün blog tam 1 yaşına girdi! Bir sene önce yoktan var olan şey bugün ele avuca geliyor, büyümeye devam ediyor. 
Beni okuduğunuz için teşekkür ederek, nice güzel yıllar diliyorum.



Not: Bugün aynı zamanda DiscOben blogu da 1 yaşında. Onu da buradan kutlayabilirsiniz. :)



Florya'da Bir Akşamüstü

Güneşli bir Pazar gününü geride bırakırken akşamüstü gezmelerime bir yenisini daha ekledim. Yürüyüş yapmak için gittiysem de, fotoğraf çekmek için durmaktan kaç adım atabildim bilmiyorum ama bu sefer ki durağımız İstanbul Büyükşehir Belediyesi Florya Sosyal Tesisi. Yeşilliği, denizi, martıları, parkları, restaurantları ile ailecek gidip vakit geçirilebilecek en güzel yerlerden biri. 
Ben deniz kenarında yürüyüş amaçlı gittiğim için parkları gözüm görmemiş. :)
Bu yüzden aşağıdaki fotoğraflarda bol bol denizi ve kuşları göreceksiniz. Yazının en sonunda ise yorgunluk kahvemi :) 




























Fotoğraflar İphone 4S'le çekilip, İnstagram filtreleri uygulanmıştır. 
  Kahve fotoğraflarım için: coffeerem.tumblr.com



Bence

Hayatta en büyük yanlış nedir biliyor musunuz? Hayatınıza giren yeni birine ondan öncekiler gibi davranmak. Onu hiç tanımadığı birilerine benzetmek. Onlarla aynı kefeye koymak, olduğu gibi kabul etmemek, kıyaslamak. Ondan da aynı hataları beklemek. 
Tamam insan insana benzer derler ama içlerinden sözünü tutana adam denir, diğerlerine isim gerekmez. 

Fotoğraf bana ait*




Susulmuyor

Önce sözler gidiyor tutamıyorsunuz. Gelen sessizliği bir yere koyamıyorsunuz. Havada kalıyor hissettikleriniz, ele avuca sığdıramıyorsunuz. Aklınız alıyor da kalbiniz bir türlü kabul etmiyor bu suskunluğu. Zamana bıraktıkça yenildiğinizi düşünüp, güneşin doğmasını beklerken hep uyuyakalıyorsunuz. Gördüğünüz ışıkları yıldız sanmanız da cabası. 
Şarkı dinledikçe daha bir fena oluyor, yediremiyorsunuz. Unutmuş gibi yapıp vazgeçiyorsunuz ama o içinizde bir yerde oturuyor. O kendine sarıldıkça siz defalarca neşter vuruyorsunuz. Yarayı saran kendiniz olacaksanız kanatmanın anlamı yok, anlamıyorsunuz. İmkansıza inanmakta üzerinize yok yine. Hep aynı terane. 



Sorma Neden?

"Neden?" diye sormamayı öğrenince hayat daha kolay oluyor. Duymayınca daha az canın yanıyor, öylece kalıyor. Sonra sessizlik geliyor hızlıca. Ve belki birazda umut.

Bir "merhaba" çözecek gibi her şeyi ama "nasılsın"a gelince tıkanacak gibi konuşma.
"İyiyim ama 'neden?'" diye sormaya ramak kalınca susma gereği duymak, mantıklı açıklama duymak istemeyecek kadar mantıklı olduğumuz için sessiz kalmak galiba.


"mantıklı" açıklamalara inanmayacak kadar büyüğüz artık. Ve biliyoruz ki, öğrensek de hiçbir şey fark etmeyecek. İmkansızı zorlamanın anlamı olmadığını anladıysan
İyisi mi sen sorma neden.
Bu böyle bir düzen.

Pinned Image


Her Şey Yolunda


Tam sözlerim tükenmişken yine roman yazıyorum. Cümlelerle yetinmeyi bilmiyorum hiçbir zaman. İçimde tutamıyorum hissettiklerimi, yazdıkça sanki yükümü hafifletiyorum. Paylaştıkça azalıyor tarifsiz duygularım. Yazamadıklarım ise benimle kalıyor her daim. Aslında adlarını bile bilmiyorum onların. Kalıplara sığmıyorlar ne yapsam da. Üzerinde durmaya gerek yoksa "her şey yolunda" deyip geçmeyi öğreniyorum yavaş yavaş. Mevsimlere benziyorum. Değişiyorum değişiyorum yine başa dönüyorum. Her seferinde yenilenip, eskiyorum. Aslında yürüdüğüm sadece birkaç merdiven olsa da ben yine sana geliyorum. 




Umut değil mi, ne ki yaşamak?
Her şey yolunda...

#nowplaying  Sıla - Her Şey Yolunda - 2012



Alışmak > Sevmek

Alışmak sevmekten daha kolaydır. Ona alışmak, onu sevmekten çok daha kolaydır. Belki sevmenin ön hazırlığı, belki kendini ifade etmenin en doğru zamanı, yeni bir hayatın habercisi, sadece onu düşündüğün zamandır. Sarılmak isteyip, sevmek isteyip, hayallere inandığın, geleceği özlediğin, geçmişi hatırlamadığın anlar... 
Sonunda ne olacağını ve bunların hiçbirini alışmadan bilemezsin. Alışırsan, tek istediğin onun da sana alışmasıdır. Çünkü alışkanlıklardan vazgeçmek çok zordur ve alıştıysan sevebilirsin. O da sevebilir. 



Pinned Image

Saatler Geçerken

Bazen nerede olduğumu bilmiyorum. Bir filmin sahnesi, bir romanın sayfası, bir şarkının notası ya da bir kahvenin köpüğü... Kimse henüz izlememiş, sayfalarımı karıştırmamış, müziğime söz yazamamış, bir yudum almamış. Kimse dokunmamış en derine, hep yüzeyde kalmış. Belki de kimse hissedememiş gerçek beni. Hep bir adım uzak durmuşum o yüzden hayallerime. Ne umutlar tüketmişim boşu boşuna. Hep akşamüzerleri hüzünlendirmiş, yalnızlığımı anlatmış bana. O saatlerde anlamışım aşkın kıymetini. Şimdi;
Huzuru ararken, 
Kendimi dinlerken,
En önemlisi "Akşamüstü yalnızlığı" diye bir şey varken, aşk çok yakınlarda olamaz. 


Fotoğraf bana ait.

Gelecek

O da şuan nefes alıyor. 
Belki en sevdiği şarkıya eşlik ediyor. 
Ya da bir aşk romanı okuyor.
Başka hikayelerde hayat bulmaya çalışıyor.
Kendini sokaklara atıyor, evlerde duramıyor.
Arkadaşlarıyla eğleniyor ama hep eli boşta kalıyor.
Belki şimdi başkasını seviyor. 
Hayaller kuruyor. 
Olacağına inanıyor.
Belki hayatının hep böyle gideceğini sanıyor. 
Ama bilmiyor ki aslında beni bekliyor.



Cirque du Soleil - Alegria Gösterisi İzlenimlerim / İstanbul 2012

Dün akşam Ülker Sports Arena'da Cirque du Soleil'in Alegria gösterisini izledim. Ülker Sports Arena'ya ilk gidişimdi. Karşı tarafta olması nedeniyle bir türlü gidememiştim. Ulaşım açısından beğenmemle birlikte yer ve mimari olarak umduğumu bulamadım doğrusu. Dışarıdan bakıldığında sitelerde oturanların kullanması için yapılmış spor kompleksi gibi görünüyor. Yani büyük organizasyonlar için ne kadar uygun olduğu tartışılır. Mesela Kasım ayında yapılacak olan J. Lo konserinde orası nasıl olur düşünmek bile istemiyorum ama Alegria için dogru bir seçim olmuş. Çok büyük bir sahne olmadığı için her kategoriden rahatlıkla izlenebilir.



Alegria'nın müzikleri öyle güzeldi ki, içimi rahatlattı. Sabah uyandığımda kendimi hafiflemiş hissettim. Hatta bu saate kadar Youtube'dan birkaç kere dinledim şarkıları. Şova gelirsek, bambaşka bir dünya ile karşılaştım. Kemiksiz insan ne demekmiş bizzat gördüm ve çalışarak yapılamayacak hiçbir şey olmadığına kanaat getirdim. Hayran oldum, tebrik ettim. 
Gördüm ki, "İnsan isteyince her şeyi yapabilir."miş.

 Onlar gösterilerini yaptıkça benim sırtıma ağrılar girdi. Ama onlara bir şey olmadı. Çünkü orada dans eden vücutları değil, yürekleriydi. 
İzlemeden önce Ayşe Arman'ın yazısını okumuştum. İyiki okumuşum dedim. Kostümleri, maskları ve bu gösterinin nasıl ortaya çıktığını anlatmış bu yazısında. Fotoğraflar paylaşmış, makyaj yaptırıp, kostüm giymiş. Kıskanmadım desem yalan olur. Çokta yakışmış ayrıca :)

İzleyenler arasında pek fazla çocuk göremedim. Zaten gösteri çocuklara mı yetişkinlere mi hitap ediyor, ona da karar veremedim. Kostüm ve müziğe tam puan vermekle birlikte gösterilerin arada kalmışlığını sevmedim. Kısacası benim için sınıfı geçer nitelikte. Yıldızlı pekiyi alamaz ama yinede gecenizi renklendirmek isterseniz, iyi fikir derim.


Not: Birkaç fotoğrafı gizlice çektim ve en sonunda görevliye yakalandım. Youtube'da şarkıları, şovları var ama flaşsız fotoğraf çekimine bile izin vermiyorlar. İlginç gerçekten. 



 Daha fazla bilgi için cirquedusoleil.com 'u ziyaret edebilirsiniz.

Bi' Fincan Kahve?

Uzuunn zamandır yayınlamak istediğim ve üzerinde çalıştığım meşhuurr hobim "kahve" ile ilgili yayınım sonunda sizlerle. Madem bu kadar çok seviyorum kahve içmeyi ve sizlerle de fotoğraflarını paylaşıyorum, her gün fincan fincan tükettiğimiz kahve ile ilgili bilgi sahibi olmamıza neden olsun istedim. Şimdi hazırsanız kahve dünyasına yolculuk yapalım. Yalnız, bir fincan kahve alıp okumanızı öneririm, fonda da sevdiğiniz bir şarkı olabilir. O zaman beni daha iyi anlayacaksınız. ;)




Nereden başlasam ne yazsam diye düşünürken tarihiyle pek ilgilenmedim ilk başta. 
Ama araştırma yaparken önemli oluğuna karar verdim. Hem çok uzun da değil. Hemen okursunuz :)

Kahve’nin anavatanı olan Etiyopya’nın yüksek yaylaları, yabani kahve bitkisinin doğal olarak yetiştiği bölgelerde yerli halk bu bitkinin tanelerini un haline getirip bir çeşit ekmek yapıyordu. Meyveleri kaynatıldıktan sonra suyu içilmek suretiyle tıbbi amaçlı kullanılıyor ve "sihirli meyve" olarak adlandırılıyordu. Kahve, ünüyle birlikte hızla Arap Yarımadası'na yayıldı ve 300 yıl boyunca Habeşistan'da keşfedilen yöntem ile içilmeye devam edildi. 14. yüzyılda ise yepyeni bir keşif ile ateşte kavrulan kahve çekirdekleri, ezildikten sonra kaynatılarak içime sunuldu. Kahve’yi ilk olarak işleyip içmeye başlayan Yemen'deki sufi tarikatıdır. Buradan 1470’li yıllarda Aden’de, 1510’da Kahire’de 1511’de Mekke’de görülmüştür.
Yavuz Sultan Selim döneminde (1517) Yemen Valisi Özdemir Paşa, Yemen'de içtiği ve çok sevdiği kahveyi İstanbul'a getirmiştir.
Kahve, kısa zamanda itibarlı bir içecek olarak saray mutfağında yerini aldı ve büyük ilgi gördü. Saray görevleri arasına "kahvecibaşı" adında bir de rütbe eklendi. Padişahın ya da bağlı olduğu devlet büyüğünün kahvesini pişirmekle görevli olan kahvecibaşı, sadık ve sır tutmasını bilenler arasından seçilirdi. Osmanlı tarihinde kahvecibaşılıktan sadrazamlığa yükselenlere bile rastlandı.
Saraydan konaklara ardından evlere giren kahve, İstanbul halkının kısa sürede tutkunu olduğu bir lezzet haline geldi. Satın alınan çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulup, dibeklerde dövüldükten sonra cezvelerde pişiriliyordu.
1544 yılında İstanbul’da Tahtakale’de iki Suriyeli Arap ilk kahvehaneyi açmışlardır.
İstanbul'a gelen Venedikli tacirler, çok sevdikleri bu içeceği Venedik'e taşıdı. Böylece Avrupalılar kahveyle ilk kez 1615'te tanışmış oldu. Önceleri limonata satıcıları tarafından sokaklarda satılan kahve, 1645'te açılan İtalya'nın ilk kahvehanesinde yerini aldı. Kısa zamanda sayıları hızla çoğalan bu kahvehaneler de; diğer pek çok ülkede olduğu gibi özellikle sanatçıların, öğrencilerin ve her kesimden halkın bir araya gelerek sohbet ettikleri en gözde yerler oldu. Kahve Paris’e 1643, Londra’ya 1651’de ulaştı.
Avrupalılar dünyanın çeşitli yerlerinde kahve plantasyonları kurdular. Endonezya-Cava’da 1712 yılında kahve tarımı başladı. Hollanda Cava ve Doğu Hint Adaları’nda, Fransa Antiller'de kahve yetiştirdi.
Türkiye lk kez 1727 yılında Brezilya’dan kahve ithal edilmeye başlamıştır. Türkiye’deki en eski kahveci 1871 yılında kurulmuş Kurukahveci Mehmet Efendidir. Anadolu’da kahve ekimi ile ilgili çalışmalar yapılmış fakat başarılı olunamamıştır. 2.Dünya Savaşı sırasında Tekel kapsamına alınmıştır. 1980’li yıllarda Nestle firması Nescafe’yi piyasaya sürmüştür. 2004'ten beri Türkiye'de sadece Mersin ve Anamur'da 16 hektarlık bir alanda kahve tarımı yapılmaktadır.



Wikipedi'den kopyaladığım bu tarihçeden sonra gözümde eski İstanbul'u filan canlandırdım. Hoş oldu. :) Şimdi gelelim kahve çeşitlerine;



Yaptığım araştırmalar sonucu öğrendim ki, tüm kahvelerin ortak paydası Espresso. Aşağıdaki fotoğrafta da gördüğünüz gibi her fincanın dibinde Espresso var. Üzerine eklenenler çeşitlendiriyor sadece. 





Steamed Milk: İçinden sıcak buhar geçirilmiş süt 
Steamed half-and-half: İçinden sıcak buhar geçirilmiş az yağlı süt 

Water: Su 

Chocolate Syrup: Çikolata şurubu 

Whipped Cream: Köpürtülmüş krema 
Milk Foam: Sütün köpük kısmı 



Kahve Çeşitleri

Espresso: Makine ile hazırlanan, koyu kavrulmuş, İtalya'ya özgü bir kahve türüdür. Sabah ve öğleden sonra tercih edilir.
Cappuccino: Espresso ve su buharı ile köpük haline getirilmiş süt eklenen kahve (köpük 2 santim kadar). Sabah ve öğleden sonra tercih edilir. 
Mocha: Latte’ye çikolata tozu veya şeker eklenmesiyle yapılan kahve.
Caffe Latte: Caffe Lungo’nun uzerine sıcak sut eklenerek hazirlanir. 50% sut 50% kahve denebilir.
Caffe Macchiato: Espresso’ya süt köpüğü eklenerek hazırlanan kahve. Öğleden sonra tercih edilir.
Caffe Lungo: Espresso’nun buyugu denilebilir. Espressonun makinada daha uzun sureyle filtrelenmesidir.
Caffe Americano: Espresso’nun sıcak su eklenerek yumuşatılmış şeklidir.
Latte Macchiato: Sicak sut ve sut kopugunun uzerine espresso eklenerek yapilir. Temelde diger tum sutlu kahvelerden en buyuk farki sutun kahveye degil, kahvenin sutun uzerine eklenerek yapılmasıdır.
Viennese : Espresso’ya çikolata ve krema katılarak hazırlanan Viyana usulü kahve. Müzik dinlerken tercih edilir.
Filtre Kahve : Orta kalınlıkla çekilmiş kahvenin bir genellikle bir kağıt filtre yardımıyla filtre edilerek demlenmiş kahve çeşididir.
French Press: Kalın çekilmiş kahvenin aynı ad verilen bir demleme kapında suyla karıştırılıp ucunda metal bir süzgeç olan pistonla filtre edilerek hazırlanan kahve çeşididir.
Cafe au lait: Fransızların sütlü filtre kahvesi. Sutu kahvesinden daha fazladir. 1/3 kahve 2/3 sicak sut.
Türk Kahvesi: Telvesi ile servis yapılan tek kahve çeşidi. Yanındaki su ise eskiden padişahlar kahveye zehir konulup konulmadığını anlamak için suyun içine biraz kahve dökerlermiş. Rengine baktıktan sonra içerlermiş. Sonra adet olarak kalmış.
Mırra: Şanlıurfa'ya özgü, birkaç kez demlenerek hazırlanan acı kahve.


Benim tercihim genelde Latte'den yana olur. Dondurmalı Americano ise bambaşka bir tad. Denemenizi öneririm.


Yöreleriyle Ünlü Kahve Çeşitleri

Ethiopian Yirgacheff: Şarabımsı buruk tadı olan Etiyopya kahvesi.
Ethiopia Sidamo: Yoğun egzotik meyveler ve turunç tatları içeren Etiyopya kahvesi.
Rio Minas: Genellikle Türkiye'de ve balkanlarda türk kahvesi için sıkça kullanılan ekonomik bir Brezilya kahvesi.
Sumatran:Düşük asit dengesine sahip Endonezya kahvesi. İsli kokusu ve ve topraksı karamelimsi tadlarıyla meşhurdur.
Supremo: Kolombiya'da en kaliteli kahve kategorisine verilen addır.
Excelso: Kolombiya'da Supremo'ya göre daha küçük boyutlara sahip kahve çekirdeğidir. Filtre kahve harmanlarında sıkça kullanılır. Şekerli tatlara sahiptir.
Antigua: Guatemala'nın Antigua ovasında yetişen çikolatamsı ve baharatlı lezzetleriyle ön plana çıkan kaliteli kahvedir.
Tarrazu: Kosta Rika dünyanın en prestijli ve dengeli kahvelerini üretmektedir. Fındıksı, çikolatamsı tatlar içeren ve finca adı verilen çiftliklerde yetiştirilip işlenen bu kahve Tarrazu ismiyle bilinmektedir.
AA: Özellikle Kenya'da kahve hasatları bir arada toplanıp boyutlarına göre ayıklanır. En büyük boyutlara sahip çekirdeğe AA ünvanı verilir.


Bizlerin pek aşina olmadığı isimleri ve tadları olan yöresel kahve çeşitlerinden en çok Tarrazu'yu merak ettim. Umarım bir gün yolum Costa Rica'ya düşer. :) 



Soğuk Kahve Çeşitleri

Soğuk Kahve ya da diğer adıyla Buzlu Kahve (iced coffee) kahve bazlı soğuk içeceklere verilen isimdir. Kahveseverlerin yazın da kahveden vazgeçmemeleri için en güzel sebep aslında. İşte bu soğuk kahve üç şekilde elde ediliyor. Şöyle ki,

1) Soğuk servis
Normal hazırlanan bir kahvenin soğuk servis edilmesidir. Örneğin, İtalya'daki adıyla Freddo(caffè freddo) buzdolabında bekletilip servis edilen espressodur. Ancak, kahvenin beklemesi sebebiyle genellikle acı bir tad hakim olur.
2) Soğuk demleme
Sıcak demlemenin aksine demlemenin ısı yerine zamana dayalı olmasıdır. Çekilmiş kahve suda uzun süre bekletilir ve sonra filtrelenir. Hazır kahve ile hazırlanan buzlu kahvelerde ise demleme süreci olmadığı için çözünebilir kahve karışımını bir karıştırıcıda su veya sütle çalkalamak yeterlidir.

3) Sıcak demleme, soğuk servis
Sıcak olarak demlenen kahvenin soğuk süt, dondurma, krema gibi bileşenlerle servis edilmesidir. Espresso tabanlı kahve içeceklerinin soğuk versiyonları sıklıkla bu yöntemle hazırlanır. Buzlu latte (iced latte), buzlu mocha (iced mocha) gibi.
Buzlu kahveler, espresso, French press, filtre kahve gibi klasik kahve demleme yöntemlerinin hemen hepsiyle hazırlanabilmektedir. Hazırlama pratikliği nedeniyle hazır kahvelerden buzlu kahve hazırlanması da çok yaygındır. Örneğin, Frappe (café frappé) olarak bilinen hazır kahve ile yapılan buzlu kahve, Yunanistan'dan tüm dünyaya yayılmıştır.



Ben genelde iced nescafe tercih ederim. Sertliğini kendim ayarladığım için zaman zaman Espresso kıvamına getiriyor olabilirim. Ama her türlüsü kabulümdür. 
Benim için yaz, dondurma ve soğuk kahve olmadan olmaz! 


Süslemeleri


İşte işin en zevkli kısmına geldik. Kahve süsleme! 
Tabii bunu yapabilene zevkli. Benim gibi bir türlü düzgün bir şekil çıkaramayanlar için işkence ama bir keresinde kalbe benzetmişliğim var. Ama azmettim öğreneceğim. :)






İşte bu aparatlarla yapılıyor süslemeler. Basit gibi görünse de inanın değil.



Birde aparat kullanmadan yapılanlar var ki inanılmaz. Bu videoyu izlemeye doyamıyorum :) 







Kahvenin Tatlı Arkadaşları

Kahve içerken benim gibi yanına arkadaş olarak tatlı isteyenlerdenseniz kurabiye ve pasta da sizin için önemlidir. Ben kahveyi şekersiz içtiğim için yanındaki tatlıyı çikolatalı seçerim. Eğer biraz açsam çikolatalı kruvasan işimi görür. 


Pinned Image




Bazen soruyorum kendime niye bu kadar çok kahve içiyorum diye? 
Sonra buluyorum cevabı; parfüm kokusunu bastıran tek koku kahvenin kokusudur. Özlediğim ve burnumda tüten kokuları bastırmak için içiyorum galiba :o


Kahve blogum: coffeerem.tumblr.com/
Facebook Sayfası: http://facebook.com/coffeerem

Ne Giydim | Çok Mu Çok Oluyorum?

Jean pantolonlar hem spor hem de şık kullanımından dolayı uzun zamandır hayatımızın olmazsa olmaz parçalarından biri haline geldi. Kışın ve yazın rahat kullanımı, çeşitli renk ve modellerde oluşuyla hepimizin gardrobunda geniş kaplıyor. 
Eskiden jean pantolonlarımın belli markalardan olması benim için önemliydi ama H&M'den aldığım bu pantolonum çoğu pahalı markanınkinden daha kaliteli. Üstelik rengi de "tam kot rengi" derler ya, aynen öyle. Oldukça da rahat. Hazır yağmur yağmış ve şortlarla vedalaşıp jeanlerin gönlünü alma vakti gelmişken giydim gitti. :)




Poz verirken yanımda Kıvanç Tatlıtuğ olaydı iyiydi ama kısmet işte :)



Jean: H&M
T-shirt: Mango
Ayakkabı: Zara
Bileklik: Forever New

Son Durak!

Bana bir şey olmaz. Ben yine avuturum kendimi. Sessizlik ve sensizlik en yakın arkadaşım zaten, yine anlatırım onlara derdimi. Unuturum diyemem. Ama ne aynı bakarım sana ne de ben, ben olurum eskisi gibi. Hissizleşirim, dinginleşirim, alışırım. Yok olduğunu kabullenir, bulamayacağımı bile bile başkalarında seni ararım... Mutlaka başkasını severim. Sanki ilk defa onu seviyormuşum gibi. Seni hiç tanımamışım ve seni hiç sevmemişim gibi.
Olmayacak hayallere inandım diye küsemem kendime. Ne de olsa davul bile dengi dengine. Belki çok üzülürüm ama yinede pişman olmam hiçbir şeye.


Goodbye

Fashion's Night Out 2012

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Fashion's Night Out gecesi için Nişantaşı'na gidenlerdendim. Her yer ışıl ışıl ve olabildiğince kalabalıktı. Herkes de bir o kadar şıktı. Ama gelin görün ki kayda değer bir indirim yoktu mağazalarda. Ara mevsimde genelde alacak bir şey bulamam ama Stradivarius'tan bir babetle geceyi bitirdim. O da indirimde değildi zaten :)
Alışveriş bahane eğlence şahaneydi.




Ne giydim postu da aradan çıkmış oldu böylece. 
(Vivid ceket, Koton pantolon, Mango çanta, Zara tshirt, Guess ayakkabı, H&M yüzük, Koton kolye)


İlk olarak sevgili AlışverişCini'nin yanına Mudo'ya uğradım. Ayaküstü sohbet edip fotoğraf çekindik.



Sonra City's Nişantaşına geçtim. Gerçekten iyi hazırlanılmıştı gece için. Hemde caddeden daha tenhaydı. 



Arzu Kaprol'ün Fashion's Night Out için özel olarak hazırladığı tshirtlere rastladım.



Forever New'de güzel ikramlarla karşılandım.




Kahve molası verdikten sonra City'sin içinde çalan DiscOben Oben Budak'ın yanına uğradım. Her zamanki gibi müthişti! 








Son olarakta Vogue'un Ne Giydim köşesinde poz verdim.



Aldığım babetse siyah olan :)







Partilerin Olmazsa Olmaz Şarkıları..

Tamam kabul ediyorum, son zamanlarda çok eğleniyorum. Hatta partilemelerim o kadar çoğaldı ki, normal hayatımın bir parçası oldu. Partiye ya da dans etmeye gitmeyince müziği açıp evde kendi kendime dans ediyorum inanın. İtiraf ediyorum dans etmeye programlıyım ve nöbetçi particiyim. Zaman mekan farketmeden her daim dans edebilirim. Durum böyle oluncada partilerin olmazsa olmaz şarkılarını sizler için sıralamak istedim. Çünkü ben çok bu şarkılarda dans etmekten keyif alıyorum. İster evde ister arabada ya da herhangi bir partide dans etmek için playlistim sizlerle. 
Belki bir gün bir yerlerde bu şarkılarda dans ediyor oluruz, kimbilir. Nede olsa parti nerede İrem orada :)



                                         




                       



























Kader Anı...

Her şeyi anlarımda kaderi anlayamam. Aslında anlayabilirim ama kabul edemem. Bazen öyle hissederim ki kaderi, elimde tuttuğumu düşünür, ona sahip olduğuma inanırım. Sonra yanılıp istediğimi seçerim, kaderim o olur. Seçmem, yine o olur. Yani ben onu istemesem de seçtiğim yolun geçtiği yerdir kader. 
Yürürken yolda bıraktığım ayak izlerim de, anılarımdır. Ayak numaranın büyüklüğü ya da küçüklüğü ilgilendirmez kaderi. Yaşatacağı varsa bir şeyleri gözyaşına da yaşına da bakmaz. Küçücük ellerinle tutamazsın zamanı, zaten yolları değil yılları yürürsün yalınayak. Elinden kayıp giderken zaman, ayaklanır hayat.
Ve
Zaman ile kader asılıdır havada, nefes aldıkça bizimledirler.


Pinned Image